Hayatı Özümsemek Üzerine Bir İç Dökme

 



Hayatı özümsemeyi, doğanın içindeki değişimi fark etmeyi bilen biriydim hep.

Ama son beş yılda, fark etmeden içime kapandım. Bunun bir kısmı mesleki süreçlerin yarattığı deformasyondu, bir kısmıysa içimde sessizce yaşadıklarım…


Çok hayal kırıklığıyla uğraştım.

Her seferinde düştüğüm yerden kalktım ama her kalkışımda benden bir parça eksildi. Sonra dönüp hayatımın olumlu ve olumsuz günlerini yazdım. Yazdıkça fark ettim:

Ne çok fedakârlık yapmışım…

Ne çok, aslında hiç var olmayan şeyleri var etmeye çalışmışım.


Meslekte en tepe, en verimli dönemlerimde; beni manipüle eden, her seferinde mutsuz eden kişilerle çalışmak zorunda kaldım. Aynı dili konuştuğunu sandığın ama yanlışları bile söylerken seni gerçekten dinlemeyen ekiplerle “var olmaya” çalıştım.

Bir noktada bunu istemediğimi fark ettim.


Evden çalışma modelini geliştirip kendime daha konforlu bir alan yarattım. Daha az kazanayım ama daha huzurlu olayım dedim. Çünkü yaşam bazen insana açıkça şunu söyler:


“Bir yerden başlamak için yön değiştirmen gerekiyor.”


Ben, ait olmadığım işlerde, evlerde, hayatlarda hep huzursuz olmuşumdur.

Bunu sitem ederek değil, dönüştürerek yaşadım.


İK görüşmelerimde hiçbir zaman karşısındaki kişiyi sorgulayan, köşeye sıkıştıran bir insan olmadım. Daha çok sohbet ettim. Hayatın içinden geçen görüşmeler yaptım. Olumsuz dönüş verdiğim her adaya nedenini açıklayan mailler yazdım, üşenmedim. Çünkü belirsizlik, beklenti ve sessizlik insanı en çok yoran şeydi.


Bugün mesleğime ara vermiş olsam da, geriye dönüp baktığımda çok güzel anılar biriktirdiğimi görüyorum. Güncel kalarak, çalışana değer vermenin önemini anlatarak geçen bir yoldu benimki. Uygun olmayan adayları başka alanlara yönlendirdim.

Bu inanılmaz bir hazdı.

Çünkü birinin hayatına dokunmak, gerçek anlamda çok değerliydi.


Farkındalığım hep yüksekti. Bunun bazı konularda ciddi bir dezavantaj olabileceğini de sonuna kadar yaşadım.


Ve sonra…

O malum yönetim danışmanıyla yaşadığım deneyim geldi. Benim İK kimliğimle ilgili yaptığı eleştirel bir yorumla aslında uyandım. Bu kadar egolu, kitap cümleleriyle konuşan ama halktan ve gerçek hayattan bu kadar kopuk bir danışmanı tanımak istemediğimi fark ettim. Onun yaptığı şey geliştirmek değil, eleştirmekti. Danışmanlık yaptığı firmaları gerçekten düzeltmek gibi bir niyeti yoktu; çünkü düzelirlerse kendisine ihtiyaç kalmayacaktı.

Kalıcı, opsiyonel hiçbir etkisi yoktu. Sadece lafı iyi yapıyordu.


Zamanla bölgede yaptığı işlerin neden konuşulmadığını anladım. İş insanları da bunu fark etti. Geldi ve geçti. Bana bıraktığı en büyük ders ise şuydu:

Mesleğe yeni başlayanlara daha öğretici, daha destekleyici olmak ve bilgiyi gerçekten paylaşmak.


Son işyerimde de sistem kurdum, yeni adaylar yetiştirdim. Ama tek karar vericinin olduğu, çalışanların insiyatif alamadığı bir yapıda çatışma kaçınılmazdı. Destekleyici olmayan bir yönetim anlayışında, ne kadar doğru insanlarla çalışırsanız çalışın, sağlıklı bir ortam yaratmak çok zor.


Bugün dönüp baktığımda şunu net görüyorum:

Ben hep insanı merkeze koymaya çalıştım.

Ve belki de bu yüzden, bazen çok yoruldum.


Ama yine de…

İyi ki böyle olmuş.


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Sessiz Rotam

Zekâsıyla Yalnız Kalan Bir Mühendis

Film Önerisi: Başka Yolu Yok (No Other Choice)